Amerika’da Bir Dev: Hamdi Ulukaya

Amerika’nın Yoğurt Devi Chobani’nin Kurucusu Hamdi Ulukaya

Amerika’nın en başarılı 10 işadamından biri olarak gösterilen Hamdi Ulukaya, 700 milyon dolarlık “Chobani” markasıyla ABD yoğurt piyasasında bir numaraya oturdu. Chobani’yi teknoloji devi Apple ile kıyaslayan Amerika’nın ünlü ekonomi dergisi Forbes, “Yoğurdun Steve Jobs’u” ilan ettiği Ulukaya’ya geçtiğimiz ay sayfalarında geniş yer verdi. Elazığ’da doğup büyüyen ve mandıracılık yapan bir aileden gelen Ulukaya, dil öğrenmek için geldiği Amerika’da üniversiteye devam eder. Kendisini ziyarete gelen babasının oradaki peynirleri beğenmemesi ve oğluna kendi kasabalarında ürettikleri peynirleri burada satmayı önermesiyle Hamdi Bey rotayı peynirciliğe çevirir. Sonrasında da, ürün odaklılık ve stratejik pazarlama teknikleriyle başarı tıkır tıkır gelir.

ABD’de yoğurt denince akla ilk Yunan yoğurdu geliyor. Bu alanda pek çok iddialı marka var. Ama 39 yaşındaki Türk girişimci Hamdi Ulukaya’nın Chobani markası, kısa sürede hızlı tırmanışıyla piyasayı ele geçirmiş durumda. ABD’de 5.5 milyar dolarlık yoğurt piyasasının yaklaşın yüzde 15’ini kontrol ediyor.

İşe Yaylada Koyun Güderek Başladı

Elazığ’da dünyaya gelen Hamdi Ulukaya, Fırat Nehri’nin kenarında, Munzur Dağları’nın eteğinde küçük bir kasabada büyümüş. Çocukluk ve ilk gençlik yılları aşiret lideri olan dedesinin dizinin dibinde, aşiretin nasıl yönetildiğini izleyerek geçmiş. Organizasyon ve liderlik becerilerinin tohumları o mütevazı Anadolu kasabasında dedesini örnek alarak atılmış diyebiliriz. Bunu “Verilen sözün tutulması gerektiğini, bir işte önceliğin insan ve ona duyulan güven olduğunu dedemden öğrendim,” sözleriyle ifade ediyor. Peynir ve yoğurt işini ise mandıracılık yapan babasına yardım ederek, yazları yaylaya çıkıp koyun güderek öğrenmiş.

Dağların genç çobanı, bir gün çantasını vurmuş sırtına ve Amerika’nın yolunu tutmuş. Tek kelime İngilizce bilmeden… Yıl 1997. İlk başlarda çok yalnız kalmış, sıkıntı çekmiş. “Hiçbir şeyim yok sanıyordum ama sırt çantamın dışında çok kıymetli bir şey daha götürmüşüm yanımda. Babam ve dedemden öğrendiğim insanlık bilgi ve tecrübesi… Meğer başarı için gerekli her şeye sahipmişim de haberim yokmuş,” diyor o günleri hatırlarken.

Batan Fabrikayı Satın Aldı, Zirveye Oturdu

İngilizcesini geliştirmiş, Albany Üniveristesi’ne kayıt olmuş. Deneyimleriyle donattığı oğluna ABD’de fabrika kurma konusunda ilk destek yine babadan gelmiş. Oğlunu ziyarete gelen peynir ustası baba, oradaki peynirleri hiç mi hiç beğenmemiş. “Burada hiç güzel peynir yok, bizimkileri getirip satsana” deyince hemen bir-iki konteynır getirmişler. Toptancılara verdikleri peynirlerin satışları iyi gitmiş. Bir süre sonra olabildiğince taze süt kullanarak feta peyniri üreten Euphrates adlı şirketi kurmuş. Bu işe ısınmışken yoğurt işindeki fırsat ve potansiyeli gören Ulukaya, yeni bir risk almış. Bu alanda kendi markasını Yunan stili yoğurtla ‘Chobani’ olarak belirlemiş ve pazara giriş yapmış. Başta meyveli ürünler olmak üzere doğal yoğurt tadını yakalamayı hedefleyen Ulukaya, kurduğu Agro Farma şirketiyle 2005 yılında gıda devi Kraft’ın kapatmak üzere olduğu New York’taki yoğurt fabrikasını satın almış. 10 milyon dolarlık yatırım sonrasında şirketin ivmesinin hızlı bir şekilde yukarı çıkmasını sağlamış.

Çöpe Attığı Kağıt, Hayatının Dönüm Noktası Oldu

Yoğurt devi Chobani markasının kurulma hikayesini şöyle anlatıyor: “Masamı toplarken elime bir kağıt geldi. Üzerinde ‘Makineleriyle satılık yoğurt fabrikası’ yazıyor. Attım çöpe. Yarım saat sonra çöpün içinde kağıdı arıyordum. Karşıma bir fırsat çıkmıştı, birçok insanın başına her gün geliyor ama ben fark ettim ve değerlendirdim. O çöp kutusu hayatımın dönüm noktasıdır bu yüzden.” Hemen fabrikayı incelemeye gitmiş. Orada kendisini büyük bir fırsat bekliyormuş. Kaçar mı, anında yakalamış, bir daha da bırakmamış: “Fabrikada çalışan 55 kişi kararımda etkili oldu. O insanlar bir ay sonra kapanacak bir fabrikada çalışıyorlardı ve gittiğimde işin hiç teklemediğini gördüm. İnsanlarda ne bir isyan, ne bir bıkma ya da moral bozukluğu… Çok etkilendim. Dedim ki ‘Bu insanlar kapanmak üzere olan bir fabrikada böyle çalışıyorlarsa yeni bir yatırımda neler yaparlar.’ Beni yanıltmadılar. Dört yılda Amerika’nın en büyük süt alımını yapan fabrika olduk.”

Hamdi Ulukaya’nın 5 Başarı Sırrı

Basitlik: Ürün, ambalaj ve sunum basit ve sade. Kafa karıştırmıyor, müşteriyi ürkütmüyor.

Ürün odaklılık: Ekip sadece ana işe odaklanıyor. İşte bu yüzden yoğurda 220 milyon dolarlık yatırım yaptı, 50 bin kutu kapasitesini 1.4 milyonlara kadar taşımayı başardı.

Gerçeklik: Gerçek ve inandırıcı. Ütopik bir hizmet sunduğunu iddia etmiyor. Sadece ürününü anlatıyor.

Kâr odaklılık: Kâr oranına önem veriyor, buna odaklanıyor. Hamdi Ulukaya’ya göre nakit her şey. Elinizde bunlar olmadan üretimi artıramaz, inovatif tarafta söz sahibi olamazsınız.

Ekibinin içinde ol, başında değil: İşinin başında duruyor, ona sahip çıkıyor. Diyor ki: “Yoğurt işi yapıyorsanız fabrikaya gidin, çalışanlarla olun, pazar günü çalışılacaksa siz de onlarla birlikte orada bulunun.”

Forbes, Onu “Yoğurt Piyasasının Apple’ı” Olarak Tanıttı

Ekonomi dergisi Forbes, Chobani markasıyla ABD’de yoğurt piyasasını ele geçiren Türk girişimci Hamdi Ulukaya’yı tanıttı. 700 milyonluk dolarlık şirket için “Yoğurt piyasasının Apple’ı” yorumu yapıldı. 4 yıl önce Amerikan Küçük Girişimci Yönetimi tarafından verilen kredi ile Hamdi Ulukaya’nın kurduğu şirketin yoğurt piyasasının devleri Yoplait, Dannon ve Fage gibi markaları zor durumda bıraktığı belirtilirken “Hamdi Ulukaya Apple’ın Silikon Vadisi’nde yaptığı hamleleri yaptı. Büyüyen, piyasayı domine eden ve kârlı olan 700 milyon dolarlık bir iş kurdu’ yorumu yapıldı.

Rakamlarla Hamdi Ulukaya’nın Piyasadaki Başarısı

  • · 5 kişiyle kurulan Chobani bugün 900 kişiyi istihdam ediyor. Bu rakama 3,5 yılda ulaştı.
  • · Kurduğu Agro Farma şirketiyle 2005 yılında gıda devi Kraft’ın kapatmak üzere olduğu New York’taki yoğurt fabrikasını satın aldı, 10 milyon dolarlık yatırım yaptı ve sonrasında şirketin ivmesinin hızlı bir şekilde yukarı çıkmasını sağladı.
  • · Yunan sitili yoğurtla son 5 yılda satışlarını yüzde 2 bin 500 büyüten şirket 2010 yılında 257 milyon dolar kâr etti. Bu kâr rakamı bir önceki yıla göre yüzde 225 artışa işaret ediyor.
  • · Yunan stili yoğurdu ABD’de 5.5 milyar dolarlık pazara sahip. Ulukaya’nın “Yunan yoğurdu” sloganıyla kurduğu Chobani, bu pazarın yaklaşın yüzde 15’ini kontrol ediyor.
  • · Yoğurda 220 milyon dolarlık yatırım yaptı, 50 bin kutu kapasitesini 1.4 milyonlara kadar taşımayı başardı.
  • · Bugün Amerika’nın en başarılı 10 işadamından biri ve 40 yaş altındaki işadamları arasında en parlak girişimci olarak anılıyor.

Apple’le Aynı Yolu İzliyor, Stratejilerini Teknoloji Firması Gibi Geliştiriyor

Forbes dergisinin kendisini “Yoğurdun Steve Jobs’u” olarak lanse etmesini şöyle yorumluyor: “Ben ilk toplantımızda arkadaşlarıma ‘Biz gıda firması olabiliriz ama stratejilerimizi teknoloji firması gibi geliştirmeliyiz. Basit ürün, yenilikçi ürün ve şaşırtıcı pazarlama yöntemlerimiz olmalı’ demiştim. Bu, Apple’ın izlediği rotayla gayet paraleldi. Hâlâ da öyle. Yılda iki kez yeni ürünler çıkarırız, ambalajlarımızı yenileriz. Yeni ürünü son ana kadar açıklamaz ve tüketicide beklenti yaratırız.”

Bir Türk Geldi ve Bizi Geçti

Chobani markasını “Yunan yoğurdu” sloganıyla hayata geçiren Ulukaya bu soruya şöyle cevap veriyor: “Fransızlar da, Yunanlılar da, Bulgarlar da, biz de ‘Yoğurdu biz icat ettik’ diyoruz. Oysa yoğurt bir yöreye ait değil. Yunan yoğurdu Türk yoğurdundan farklı. Bizim süzme yoğurda benziyor ama daha sulu ve tatlı. Ayrıca onlar bu pazarı oluşturmuş, insanlar Yunan yoğurdu diye bir şeyle tanışmışken aynı ürünü başka bir isimle lanse etmek iş anlamında büyük bir hata olurdu. Buradaki Türk işadamı arkadaşlarımdan bazı tepkiler almıştım ama zamanla geçti. Yunanlıların da tepkileri oldu, ‘Bir Türk geldi ve bizi geçti’ diye epey üzüldüler.”

Adem Özbay / ademozbaya@gmail.com / www.gencgelisim.com

Bir Erkeği Akıl Hastasına Dönüştürme Rehberi

  • Asla gerçekten düşündüğünüz şeyi söylemeyin. Her zaman anlaşılmaz olun.
  • Aylar evvel tartışılmış bir konuyu gündeme getirin, hır çıkartın. Yıllar evvelki bir olayı gündeme getirerek devam edin.
  • Her yere ve her şeye geç kalın. Adam gecikecek olursa bas bas bağırın.
  • “Bil bakalım canım ne istiyor” diye sorun, bilemediğinde azarlayın.
  • Beş saniyelik bir sessizlik olduğunda “Ne düşünüyorsun?” diye sorun.
  • Saçlarınızın uçlarını düzelttirdiğinizde, fark etmezse bütün gün somurtun.
  • Yapamayacağı şeyler talep edip, yapamadığında suçlayın.
  • Ondan dünyaları isteyin. Getirdiğinde; “E hani Ay, hani Güneş!” deyin.
  • Aramadığı sürece aramayın, en kısa yoldan kafayı kırdırma yöntemi budur.
  • Susun, durun öyle. Tepki vermeyin. Yokmuş gibi davranın.
  • Durup dururken “sen artık beni sevmiyorsun” deyin.
  • Yaptığı hiçbir şeyi beğenmeyin, eleştirip durun.
  • O, araba kullanırken siz makyaj tazeleyin ya da cep telefonunuzla ilgilenin.
  • Birlikte alışverişe çıkın, en az elli tane mağaza gezin. Hiçbir şey almadan eve döndüğünüz yetmezmiş gibi bir de “Bugün hiç alışveriş modumda değildim zaten” deyin.
  • Aynı şeyi bin kere tekrar edin; ona şapşal muamelesi yapın.
  • İkide bir onu terk edeceğinizi ima edin; ama hiçbir yere kıpırdamayın.
  • Siz ona her türlü lafı söyleyin ama o size herhangi bir şekilde karşılık vermeye kalkınca hemen alının, küsün, ağlayın, bunalım yapın burnundan gelsin.

www.gencgelisim.com

Üçüncü Göz Meditasyonuyla Derin İçsel Huzur

 

Zorluklar karşısında dik durabilmek, mücadele gücünüzü artırabilmek, travmalara karşı gardınızı almak için üçüncü göz motivasyonu harika bir panzehir. Uzakdoğu öğretilerine göre kaşlarımızın ortasında gerçek benliğimizin gözü yer alır. Bu göz, dışarıya değil içimize bakar. Tüm geçmiş deneyimlerimize ve tüm gelecek olasılıklarımıza dair bir berraklık verir. Enerjimizin üçüncü gözümüze ulaşması, aydınlanmaya yaklaşmamız anlamına gelir. İşte, düzenli olarak uyguladığınızda sizi aydınlatacak ve farkındalık bilincinizi yükseltecek basit bir üçüncü göz meditasyonu! Meditasyon öncesi ilk adımda şunlara sahip olmanız gerekiyor:

  • Minimum 15-20 dakika.
  • Rahatsız edilmeyeceğiniz sessiz bir oda.
  • Omurgayı dik ve vücudu rahat tutacak bir oturuş şekli.
  • Konsantrasyon ve dikkatini başka şeylerden sıyırarak meditasyon sürecine odaklamak için sabır.

Üçüncü Göz Meditasyonu Adımları

  1. 1.    Dik bir şekilde yere oturuyoruz. Derin derin nefes alıyoruz. Bu, zihnimize odaklanmamıza yardımcı olacak.
  2. 2.    Sonra kaşlarımızın ortasına odaklanıyoruz. (Orada bir göz olduğunu düşünerek göz kapaklarınızın üzerinden oraya kısmen bakmaya çalışabilirsiniz.)
  3. 3.    Hayal gücümüzü elimizden geldiğince kullanıyoruz. İşte burada eğlence başlıyor! Nefesimizin, kaşlarımızın ortasındaki üçüncü gözden içeri girip çıktığını hayal ediyoruz. Bunu hissetmeye veya görmeye çalışıyoruz.
  4. 4.    Dikkatimiz dağılabilir. Bunu fark eder etmez hemen nefesimizin, kaşlarımızın ortasındaki bölgeden girip çıktığını düşünmeye geri dönüyoruz.
  5. 5.    Şimdi de kalp atışlarımızı hissetmeye çalışıyoruz. Üçüncü gözümüzün kalbimizin ritmiyle birlikte, onunla aynı anda attığını duyumsuyoruz. Bu titreşimleri tüm vücudumuzda hissediyoruz.
  6. 6.    10 dakika kadar bu algı düzeyinde kalıyoruz.

Üçüncü göz meditasyonunu düzenli olarak uyguladığımızda hayat algımızın, çevremizde gelişen olayların, iletişim halinde olduğumuz insanların hatta 5 duyumuzun deneyimlediklerinin yüzeysel ego düzeyinden çıkarak sınırsız ve bağımsız bir farkındalığa ulaştığını göreceğiz.

Zekaevi Özel Haber

Dünyayı Tersine Çeviren 50 Gerçek

BBC programcısı Jessica Williams, dünyanın röntgenini çekmiş. Tespitlerini ise “Dünyada Değişmesi Gereken 50 Gerçek” adını verdiği bir kitapta toplamış. “50 gerçek” olarak adlandırılan aykırılıklar, yanlışlıklar veya sorumsuzluklar, ilk bakışta birbiriyle ilintili gözükmeyebilir. Ama her biri, dünyanın çivisinin üzerine bir balyoz gibi iniyor. İşte, dünyayı tersine çeviren 50 gerçek:

1. Bir Japon kadını ortalama 84 yıl, bir Botswanalı kadın sadece 39 yıl yaşıyor.
2. Dünyadaki obez nüfusun üçte biri, gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.
3.  ABD ve İngiltere, gelişmiş ülkeler arasında en yüksek erken hamilelik oranına sahip.
4. Çin’de 44 milyon kadın kayıp.
5. Brezilya’daki Avon kadınlarının sayısı, asker sayısından fazla.
6.  2002′de idamların yüzde 81′i ABD, Çin ve İran’da gerçekleşti.
7. İngiliz süpermarketleri, müşterileri hakkında hükümetten daha fazla bilgiye sahip.
8. AB’deki her inek için verilen günlük 2.50 dolarlık sübvansiyon, Afrika’nın yüzde 75′inin günlük geçiminden daha fazla.
9. 70′in üzerindeki ülkede aynı cinsten iki kişinin ilişkisi yasak, 9′unda ise cezası ölüm.
10. Dünya nüfusunun beşte biri, günlük 1 dolarında altında gelirle yaşıyor.
11. Rusya’da yılda 12 binin üzerinde kadın aile içi şiddet sonucunda hayatını kaybediyor.
12. 1 yılda 13.2 milyon Amerikalı, estetik ameliyat yaptırdı.
13. Kara mayınları nedeniyle saatte bir insan ölüyor ve sakat kalıyor.
14. Hindistan’da 44 milyon çocuk işçi var.
15. Sanayileşmiş ülkelerde insanlar, günde 6-7 kg katkı maddesi yiyor.
16. Dünyanın en çok kazanan sporcusu golfçu Tiger Woods, yılda 78 milyon dolar, yani saniyede 148 dolar kazanıyor.
17. Amerikalı 7 milyon kadın, 1 milyon erkek yeme bozukluğu çekiyor.
18. 15 yaşındaki İngilizlerin yarısı uyuşturucu kullanmış, dörtte biri sigara içiyor.
19. Washington’daki lobi endüstrisinde 67 bin kişi, her seçilmiş kongre üyesi için 125 kişi çalışıyor.
20. Motorlu araçlar dakikada 2 insanı öldürüyor.
21. 1977′den bu yana ABD’deki kürtaj kliniklerinde 80 bin şiddet ve taciz vakası yaşandı.
22. Mc Donalds’ın altın kemerini tanıyanların sayısı, Hristiyan tacını tanıyanlardan fazla.
23. Kenya’da bir ailenin gelirinin üçte biri rüşvete gidiyor.
24. Dünyadaki yasadışı uyuşturucu pazarı 400 milyar dolar.
25. Amerikalıların üçte biri, uzaylıların geldiğine inanıyor.
26. 150′den fazla ülkede işkence var.
27. Her gün dünya nüfusunun yedide biri, yani 800 milyon insan aç kalıyor.
28. Amerikalı siyah erkeklerin hapse girme ihtimali, yüzde 33.
29. Dünyanın üçte biri savaş halinde.
30. Petrol rezervleri 2040′da tükenebilir.
31. Sigara içenlerin yüzde 82′si gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.
32. Dünya nüfusunun yüzde 70′i, bugüne dek hiç ‘çevir sesi’ duymadı.
33. Silahlı çatışmaların dörtte biri, doğal kaynakları ele geçirmek için yaşanıyor.
34. Afrika’da 30 milyon kişi AIDS.
35. Her yıl 10 dil ölüyor.
36. İntiharla ölenlerin sayısı, çatışmalarda ölenlerden fazla.
37. ABD’de her hafta ortalama 88 öğrenci sınıfa silah getiriyor.
38. Dünyada en az 300 bin düşünce suçlusu var.
39. Her yıl 2 milyon genç kız ve kadın sünnet ediliyor.
40. Silahlı çatışmalarda 300 bin çocuk asker savaşıyor.
41. İngiltere’de 2001 seçimlerinde 26 milyon kişi, Pop Idol’un ilk sezonunda 32 milyon kişi oy kullandı.
42. ABD, pornografiye yılda 10 milyar dolar harcıyor.
43. ABD, “haydut devlet” diye ilan ettiği 7 ülkeden 33 kat daha fazla askeri harcama yapıyor.
44. Dünyada 27 milyon köle var.
45. Amerikalılar çöpe saatte 2.5 milyon plastik şişe atıyor, yani her üç haftada bir Ay’a ulaşmaya yetecek uzunlukta şişe birikiyor.
46. Sıradan bir İngiliz, günde yaklaşık 300 defa kameraya yakalanıyor.
47. Her yıl 120 bin kadın veya genç kız, Batı Avrupa’ya satılıyor.
48. Yeni Zelanda’dan İngiltere’ye uçakla getirilen bir tane kivi, atmosfere kendi ağırlığının 5 katı sera gazı salıyor.
49. ABD’nin, BM’ye 1 milyar dolardan fazla borcu var.
50. Yoksul aile çocuklarının psikolojik sorun yaşama ihtimali, zengin aile çocuklarına göre 3 kat daha fazla.

 

Şerdil Alişir / sonsuz.dj@hotmail.com

Dahi Matematikçi Cahit Arf

Gelmiş geçmiş en önemli Türk Matematikçisi olarak kabul edilen Cahit Arf, geliştirdiği kuramlarla, yetiştirdiği öğrencilerle matematik dünyasına büyük katkıları olan bir bilim adamı. Matematiği bir meslek olarak değil, bir yaşam tarzı olarak benimsemişti Arf. “Matematik de resim, heykel, müzik gibi bir güzel sanattır.” sözleri bunun en anlamlı kanıtı belki de.

Sentetik geometri problemlerinin cetvel ve pergel yardımıyla çözülebilirliği konusundaki yaptığı çalışmalar, cisimlerin kuadratik formlarının sınıflandırılmasında ortaya çıkan değişmezlere ilişkin “Arf değişmezi”, “Arf halkaları” ve “Arf Kapanışı” gibi literatürde adıyla anılan çalışmaları matematik dünyasının ünlü matematikçileri arasında yer almasını sağladı. Bunun yanı sıra, matematikçi Helmut Hasse ile birlikte yaptıkları çalışmalar sonucunda, Hasse-Arf Kuramı’nı geliştirdi.

1910 yılında Selanik’te doğdu Cahit Arf. Balkan Savaşı’nın çıkmasıyla 1912′de İstanbul’a göç ettiler. Daha sonra Cahit Arf’in ilkokulu okuyacağı İzmir’e taşındılar. Mili Eğitim Bakanlığı’ndan kazandığı bursla yüksek öğrenimini Fransa’da Ecole Normale Superieure’de 1932′de tamamladı. Bir süre Galatasaray Lisesi’nde matematik öğretmenliği yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde doçent adayı olarak görev aldı. 1937′de doktorasını yapmak için Almanya-Gottingen’e gitti. Burada matematikçi Helmut Hasse’nin danışmanlığında çalışmalarını sürdürdü. Birlikte Hasse-Arf Kuramı’nı geliştirdiler.

Türkiye’ye döndüğünde İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde profesör ve ordinaryus profesörlüğe yükseldi ve 1962 yılına kadar çalıştı. Daha sonra Robert Kolej’de Matematik dersleri vermeye başladı. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) bilim kolu başkanı olduğunda yıl 1964′tü.

1964-1965 yılları arasında Fransa’da bulunan Princiton’daki Yüksek Araştırma Enstitüsü’nde konuk öğretim üyesi olarak görev yapan Arf, daha sonra gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde araştırma ve incelemelerde bulundu; Kaliforniya Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1967 yılında Türkiye’ye dönüşünde ODTÜ’de öğretim üyeliğine getirildi. 1980 yılında emekliye ayrıldıktan sonra TÜBİTAK’a bağlı Gebze Araştırma Merkezi’nde görev aldı.

Öğrencilerine her zaman “Matematiği ezberlemeyin, kendiniz yapın ve anlayın!” diyen Cahit Arf hakkındaki bir yazıda şu ifadeler kullanılmıştır: “…Bir zamanlar integrali bilen kimselerin matematikçi, üstel fonksiyonu bilenlerin ise büyük matematikçi sayıldığı ülkemizde derin matematik konularının tartışılacağı hayal bile edilemezdi. Cahit Arf, Türkiye’de matematiğin o günlerden bu günlere gelmesinde en büyük rolü oynamıştır.”

Günlük Hayattaki Sorunlara Matematiksel Çözümler

Cahit Arf’i ilk tanıyan bir kişi onun sadece matematiğe ilgi duyan bir insan olduğu izlenimini edinebilirdi. Onun için, matematik her şeyin üzerinde ve ötesindeydi. Ancak, TÜBİTAK’ın kurulmasında ve gelişmesinde gösterdiği çabayı ve özeni bilenler Cahit Arf’in öyle içine kapanık, matematikle uğraşan, dış dünya ile ilgilenmeyen bir kişi olmadığını bilirler. Mühendisliğin günlük hayattan doğan problemlerine her zaman ilgi gösterir; bu probleme mutlaka matematiksel bir model bulmaya çalışırdı. Hele bir de pratikten gelen problemi matematik olarak çözüme kavuşursa pek keyiflenirdi. Mekanik bilimci Mustafa İnan’la böyle bir işbirliği yapmış ve İnan’ın köprülerde gözlemleyip araştırdığı bir sorunun matematiksel kesin çözümünü vermiştir. Bu çalışmaları Cahit Arf’a İnönü Ödülü’nü kazandırmıştır.

1985 ve 1989 yılları arasında Türk Matematik Derneği başkanlığını yapan Arf, matematiğe katkılarından dolayı pek çok ödüle layık görüldü. Cahit Arf 1948′de İnönü Ödülü, 1974′de TÜBİTAK Bilim Ödülü, 1980′de İTÜ ve KATÜ Onur Doktorası, 1981′de de ODTÜ Onur Doktorası’nı aldı. Genç yaşta Mainz Akademisi Muhabir Üyeliğine seçildi ve Türkiye Bilimler Akademisi Onur Üyesi oldu. Arf’in bilimsel çalışmaları, Türk Matematik Derneği’nce 1988 yılında yayınlandı.

Dünya çapında bir matematikçi olmasına rağmen Türkiye’de kalan ve kendi ülkesinin insanlarına hizmet etmeyi seçen Cahit Arf, 1997 yılının aralık ayında bir kalp rahatsızlığı nedeniyle İstanbul’da hayata veda etti.

 

Cahit Arf’in Dilinden…

* “Güzellik bir saadet hissinin ifadesidir. Saadet hissine ise bir tür kudret hissi, hatta sınırsız bir kudret hissi gözüyle bakılabilir. Güzel, insana içinde çırpındığı acz çemberini unutturan, ona bir tür sınırsızlık, serbesti ve kudret hissi verebilen şeydir. Matematik teorilerindeki unsur da yine aczden kurtulmak ve sınırsızlık illüzyonundan ibarettir.”
* “Bilim adamı törenlerden hoşlanmaz, çünkü törenlerde çok büyük sahtekarlıklar vardır.”
* Dinlenmeyi pek sevmezmiş Arf; ama bir gün çok yorulduğunda aynen şöyle demiş: “Dağlara gidelim dağlara, üşüyelim. Ben bu yoğunluktan bıktım.”
* “Güzellik, insanda sonsuzluk duygusunu uyandırandır.”
* “Üniversiteler gerçeklerin tartışılarak arandığı kurumlardır… Tartışma olmayan yerler üniversite değildir…”
* “Milli Eğitimin temel ilkesi şu veya bu şekilde şartlanmış gelecek kuşakların yetiştirilmesi değil; tam tersine, gelecek kuşakların şartlanmamış, olayları olduğu gibi gören, her olayda, her davranışında ‘neden’ diye sorabilen ve bu soruya doğal, mantıksal yanıtlar verebilen kişiler olarak yetiştirilmiş olmalıdır.”

Kaynaklar
tr.wikipedia.org/wiki/Cahit_Arf – 21k -
www.geocities.com/sipahior/ozlusozler.html – 57k
www.netmatematik.com/matematikciler/sayfa1.html – 14k -
sci-stud.ankara.edu.tr/~mat/arf.htm – 14k -
www.biltek.tubitak.gov.tr/bdergi/ozel/arf/default.html – 7k -
www.math.metu.edu.tr/cahitarf/ – 3k

ADEM ÖZBAY

Umudun Kurduğu Köprüler Yıkılmaz

Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye. Önce müthiş bir acı duydu dudağında, gümbür gümbür oldu yüreği. Sonra hızla çekildi yukarıya. Aslında hep merak etmişti denizlerin üstünü. Neye benzerdi acep gökyüzü? Bir yanda büyük bir merak, bir yanda ölüm korkusu… “Dudağı yarıklar” denir, şanslıdır onlar; hani görüp de gökyüzünü, oltadan son anda kurtulanlar. Ne çare, balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu. Küçük istavrit anladı yolun sonu. Koca denizlere sığmazdı yüreği. Oysa şimdi, yüzerken küçücük yeşil leğende, cansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci. İnsanlar gelip geçtiler önünden. Bir kedi yalanarak baktı gözünün içine, yavaşça karardı dünya, başı da dönüyordu. Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu… İşte tam o anda, bu olanları izleyen bir genç adam eğilip aldı onu. Yürüdü deniz kenarına, iki damla gözyaşından ibaret sade bir törenle, saldı denizin sularına. Bir an öylece kalakaldı küçük istavrit. Sonra sevinçle dibe daldı. Gitti genç adamın tüm kederini söküp atarak. Teşekkürü de ihmal etmemiş, birkaç değerli pulunu avuçlarına bırakmıştı. Balıkçı ve kedi şaşkın şaşkın baktılar adamın yüzüne. Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu diye. “Bir gün” dedi genç adam, “bulursam kendimi yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz, son ana kadar hep bir umudum olsun diye…”

Hikâyedeki minik istavrit için bile henüz hiçbir şey bitmemişken, biz nasıl umut keseriz hayattan sevgili dostlar? Ona bile bir el uzanıyorsa, biz nasıl düşman yumruklarıyla çevrili olduğumuzu düşünürüz? Hayatta işler hep istediğimiz gibi gitmez elbette. Gün gelir, bir oltanın ucundaki zokaya gönlümüzü kaptırırız. Kalbimizle birlikte ağzımızı da sonuna kadar açarız ve hop, yutuveririz zokayı. Güzel günlerin şekerli hayaline dalmışken, boğazımızı incecik ama derinden yaralayan iğnenin acısıyla uyanırız. Düpedüz avlanırız işte. Ölmeyiz belki ama ruhumuz renksiz bir tabuta hapsolur. İşte, minik istavritin sudan, yani hayattan umudu kestiği anda varlığından bihaber olduğu bir elin yetişmesi gibi, bize de hiç tanımadığımız bir kalp çıkagelir. Gelir; çünkü umut onun yolunu gözlemektedir.

Bu ayki Genç Gelişim sayfaları da küçük istavritin yüreğindeki umudu sırtlanmış, sizi bekliyor dostlar. Kaçırmayın derim! Bir de unutmayın, geleceğe uzanan köprüler plan ya da parayla değil, umutla kurulur.

Adem Özbay

Keyfinizi Yerine Getirecek Fıkralar!

ÇEK NE OLDU ?
Bir İngiliz öldü. Sahibi olduğu çiftliği, eşit paylarla, şu üç mirasçısına bıraktı: Mr. Bull, Mr. O’Murphy ve Mr. Hopkins.
Ancak vasiyetnamede bir özel madde vardı. Her mirasçı, ölünün tabutuna beşer sterlin koyacaktı.
Defin sırasında Mr. Bull tabuta beş Sterlin koydu. Arkasından Mr. O’Mufphy de beş Sterlin koydu. Son olarak da Mr. Hopkins, iki tane beş Sterlini alıp cebine koyduktan sonra, dikkatle doldurulmuş on beş Sterlin’lik hamiline bir çeki tabuta koydu. Tabut kapatıldı ve cenaze gömüldü.
Hikâye bitmedi. Bu çek, üç gün sonra bankadan tahsil edildi.

ÇEKİRGE
Avusturalya’ya gezmeye giden bir Amerikalı yerli bir rehber tutmuş. Bir gün dolaşırlarken bir inek gören Amerikalı, “Bu nedir?” deyince rehber “İneek” demiş. Bunun üzerine Amerikalı küçümser bir tavırla,
- Siz buna inek mi diyorsunuz? Bizim kuzularımız bile bundan büyüktür, demiş. Yerli rehber bu olaya çok bozulmustu ama çaktırmamış.
Gezmeye devam ederlerken bu sefer de bir tavuk gören Amerikalı ya bu nedir bu? diye tuhaf tuhaf sormuş, rehber de “tavuk” deyince,
- Siz buna tavuk mu diyorsunuz ? Bizim serçelerimiz bile bundan büyüktür, diye yine dalga geçmiş.
Bütün bu olanlar karşısında rehber fena bozulmuş. Tam o sırada zıplayarak geçen bir kanguruyu gören Amerikalı, “Peki bu nedir?” diye sorunca, daha önce olanlardan dersini almış olan rehber atılmış;
-Çekirgee..

 

CENAZE
Amerika’da ölen bir kadın için kilisede cenaze töreni düzenlenmişti.
Tören sonunda cenaze görevlileri tabutu taşırken, tabutun ön bölümünü yanlışlıkla kilisedeki sütunlardan birine çarptılar. Bu olaydan sonra tabuttan bir inilti sesi duyuldu. Tabut açıldı ve öldüğü sanılan kadının yaşadığı anlaşıldı. Bir süre hastanede tedavi edilen kadın iyileşti ve 10
yıl daha yaşadı. 10 yıl sonra öldüğünde ise cenaze töreni yine ayni kilisede yapıldı. Tören sonrası görevliler tabutu taşırken, kilisedeki aynı sütunun önüne geldiklerinde, ölen kadının kocasının, arkalardan sesi duyuldu; “Lütfen sütuna dikkat ediniz…”
CEPHANELİKTEN

Temel savaşta paraşütle uçaktan atlamış, yere doğru süzülüyor. Bir de ne görsün, Temel aşağı doğru giderken, Dursun da aşağıdan ona doğru geliyor.
-Ula Temel nereden celiysun?
-Uçaktan uşağum, paraşütle atladım. Sen nereden celiysun?
-Pen da aşağıki cephanelikten da!

CESARET
Öğretmen öğrencilere soru:
-Cesaret neye denir?
Birisi parmak kaldırıp yanıtladı:
-Bir şeyi bilmediği halde, biliyormuş gibi yapıp, parmak kaldırmaya denir…
ÇİVİ
Delinin biri, çiviyi tersine çevirerek sivri tarafına vura vura duvara çakmaya başlamış.
Onun bu halini gören başka bir deli işe karışmış :
-Baksana, yahu! Sen yanlış bir iş görüyorsun. Bu çivi karşıki duvarın çivisi olacak galiba,demiş.
ÇOK ALÇAK
Temel’le dursun kafayı bulmuş..demiryolunda konuşa konuşa yürürlerken Dursun;
“-Temel bu hayatım boyunca gördüğüm en uzun merdiven”..
“- Evet,hem de korkulukları çok alçak..

ÇÖMLEK HESABI
Ramazan günlerini hesaplamak için bir çömleğin içine her gün bir taş atar, Hoca. Bir avuç taş doldurur çömleğin içine Hoca’nın yaramaz oğlu, muziplik olsun diye.
Bir zaman sonra arkadaşları: “Bugün Ramazan’ın kaçı acaba? diye sorarlar Hoca’ya. Hoca’da: “Şimdi eve gider öğrenirim. Biraz sabredin.” der ve evinin yolunu tutar.
Çömleği boşaltır; bir sayar, iki sayar… Taşların yüz yirmi beş tane olduğunu görür. Şaşkın bir halde döner arkadaşlarının yanına Hoca. “Arkadaşlar, bugün, Ramazan’ın kırk beşi” der.
Hoca’nın bu cevabına gülüşürler arkadaşları. Aralarından biri:
“Aman Hocam, bir ay otuz gündür. Hiç Ramazan’ın kırk beşi olur mu?” diye itiraz eder.
Hoca, biraz şaşkınlık biraz da kızgın bir ifadeyle: “Ben yine insaflı davrandım. Benim çömlek hesabına bakacak olursak; bugün Ramazan’ın yüz yirmi beşi!”der.

DAHA ÇOK İSTİYORMUŞ
Çocuk, okuldan bir gözü şiş olarak dönünce, annesi telaşlandı :
-Oğlum ne oldu gözüne? Düştün mü yoksa?
-Hayır düşmedim.Arkadaşım Orhan’la dövüştük.Ben de yarın onun gözünü şişireceğim!
Annesi yatıştırmaya çalıştı :
-Sakın ha! Dövüşmek iyi birşey değil.Ben sana yarın pasta çörek vereyim.Arkadaşına da ver, barışın.Güzel güzel oynayın olmaz mı?
-Olur anneciğim, barışırız.
Ertesi gün, çocuk öteki gözü de şişmiş olarak döndü.Annesi merakla sordu :
-Yine ne oldu?
-Arkadaşım yaptı, daha çok pasta, çörek istiyor!
DAL
Memur, müdüre giderek der ki:
- İstifa ediyorum efendim. Arkadaşlar benimle hep ‘Şempanze maymun’ diye alay ediyorlar.
- Olmaz, çalışkan ve dürüst bir memursunuz. Sizin ünitenizi değiştireyim.
Birlikte şirketin diğer ünitelerini gösteren büyük şemânın önüne geçerler. Müdür memura sorar:
- Evet, hangi dalı seçiyorsunuz?
- Aşkolsun müdür bey, siz de mi?

DEDİĞİ DEDİK
Temel ile Cemal tuttukları balığın dişi mi erkek mi olduğu konusunda iddialaşmış. Temel çözüm önermiş.
- Yüzbaşıya soralım.
- O ne pilir ki?
- Ama dediğu dediktur.
DEĞİŞİM
Körfez Savaşı’ndan önceki yıllarda, Amerikalı bir bayan gazeteci, kadınlarla erkeklerin toplumdaki yeri hakkında bir yazı dizisi hazırlamak üzere Kuveyt’e gitmiş.. Gözlemleri sırasında ilk dikkatini çeken, kadınların kocalarının 5 adım gerisinden yürüdükleriymis…
Yıllar sonra aynı gazeteci tekrar bir yazı dizisi için Kuveyt’e gittiğinde bu sefer bir de bakmış kadınlar önden gidiyor, kocaları 5 adım arkalarından geliyor… bu işe çok şaşırmış, hemen bir kadına yaklaşıp sormuş:
“Bu gördüğüm inanılmaz bir gelişme… peki ama bu değişikliğin sebebi nedir??”
Kuveyt’li kadın cevap vermiş:
“Mayınlar…”

DEKORATÖR
Adamın biri, dekoratörlerin ne iş yaptıklarını bilmiyordu. Bir arkadaşına sordu. Arkadaşı, dilinin döndüğü kadar anlattı:
“Canım dekoratör sözgelimi, hangi odanın ne şekilde boyanacağını, ne biçim duvar kağıdı ile kaplanacağını söyler. Hangi odaya hangi eşyaların yerleştirileceğini, koltukların nereye konacağını belirtir. Perdeler konusunda fikir verir.”
Beriki dinledi, dinledi gülmeye başladı:
“Canım desene kaynanam gibi bir şey. Bundan meslek mi olur?”

DENEME
Büyük bir sanayici, eski okul arkadaşlarından birinden şöyle bir mektup almıştı: Sevgili dostum, beraber geçirdiğimiz tatlı günlerin hatırasına hürmeten, oğlum Ali’ye fabrikada bir iş vereceğini ve…
Sanayici mektuba hemen şu cevabı gönderdi. Sayın Ahmet Bey, beraber geçirdiğimiz günleri ben de unutamam. Fakat ne yazık ki fabrikamda şimdilik boş bir yer olmadığı için…
Eski arkadaşın ikinci mektubu: Geçen mektubumda bir teferruattan bahsetmeyi unutmuşum. Oğlum işe girerken kendisine miras kalan 500 milyar lirayı da sermaye olarak size vermek kararındadır.
İkinci cevap: Sevgili dostum. Oğlunuzu bağrımıza basmaya hazırız. Derhal bana gönder. Lisede ne yaman bir çocuktun, hatırlıyorsun değil mi?
Üçüncü ve son mektup: Düzeltme 1. Oğlumun hiç sermayesi yoktur. 2. Zaten benim oğlum yoktur. 3. Senin yine okuldaki gibi olup olmadığını öğrenmek istemiştim. Öğrendim. Teşekkürler!


DENEME ATLAYIŞI
Temel ile tursin askerde eğitimlerini paraşütçülük üzerine yapıyorlardı.
Komutan: Bu bir deneme atlayışıdır, şimdi herkes sırayla atlayacaktır sonra aşağıda buluşma yerine gidip diğerlerini bekleyecektir, eğer paraşüt açılmazsa fazla telaş yapmayın ikinci paraşütü deneyin der ve herkesi teker teker atlatır. Temel birinci paraşütü çeker açılmaz o anda ordan geçen Dursuna bağırır:
- Ula Tursun paraşüt açilmiy der.
Dursun soguk bir kanlılıkla yedeği çek der. Temel onuda dener oda açılmaz. Temel Dursuna yine bağırır:
- Ula yedeğide çektum oda açilmiy, galiba yere çakilip öleceğum Dursun der. Dursun Temeli şöyle bir süzer ver derki:
- Ula Temel hiç korkma haçen bu sadece denemedur

Bir Haftada Beyniniz Süpermen Olsun!

Hangimiz bir gün yataktan kalkıp da daha akıllı olduğumuzu görmek istemeyiz ki?

Bu dilek her ne kadar ütopik olarak görülse de bir bilim adamının yöntemi, 1 hafta gibi kısa bir sürede, zekâyı yüzde 40 oranında artırmanın mümkün olduğunu ortaya koydu.

Beynin herhangi bir kas gibi olduğunu ve egzersizlerle güçlenebileceğini öne süren İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi’nin Biyomedikal Bölümü’nden Prof. Mark Lythgoes’in 1 hafta süren programı BBC’de yayınlandı.

Programa katılan 100 kişinin IQ’larında, yüzde 40 oranına varan artış görüldü. Bu artış katılımcıların programa katılmadan önce girdikleri testle, programdan sonra uygulanan test sonuçları karşılaştırılarak elde edildi.

İşte bir haftalık program

Pazartesi: Akşam yemeğinde yağlı balık yiyin. İşe ya yürüyerek ya bisikletle ya da daha önce kullanmadığınız bir araçla gidin.

Salı: Sözlükten bilmediğiniz sözcükleri öğrenin ve bunları günlük konuşmanızda kullanmaya çalışın.

Çarşamba: Yoga, pilates ya da meditasyon derslerine katılın. Daha önce tanımadığınız bir insanla konuşun.

Perşembe: İşe daha önce kullanmadığınız bir yoldan gidin. Televizyondaki ciddi bilgi programlarını izleyin.

Cuma: Alkol ve kafein tüketmekten kaçının. Alışverişe çıkarken listeyi ezberlemeye çalışın.

Cumartesi: Dişinizi her zaman kullandığını elinizle değil, diğeriyle fırçalayın. Ve gözünüzü kapatarak duş alın.

Pazar: Sabah saatlerinde bulmaca çözün ve kısa yürüyüşe çıkın.

Kaynak: The Guardian-Men’s Health

Neden Sevmeyi Beceremiyoruz?

Hepimizin sevgi konusunda sorunu var. Ailemizi sevmede, dostumuzu sevmede, sevdiğimizi sevmede, eşimizi sevmede sorun yaşıyoruz. Dünyanın varoluşunda beri sevgi konusundaki sorunlar çığ gibi büyüyüp her daim insanoğlunun karşısına dikiliyor.

Peki neden sevmeyi beceremiyoruz. Bize hiçbir külfeti olmadığı halde neden tam layığıyla sevemiyor, sevdiklerimizle birlikte olamıyor ve ömrümüz boyunca sevgimizi koruyamıyoruz.

Gelin önce Mevlana’dan kısa bir öykü okuyalım birlikte:

“Bahçıvan, bir sabah bağında güzel bir gül açtığını gördü. Baktı, seyretti, hoşlandı, gönlü ısındı ve onu, sanki âşık olmuşçasına koruyordu. Gözünden kıskanıyor, esen yelden sakınıyordu.
Bir sabah ne görsün! Bülbülün biri gülün dalına konmuş, yapraklarını bir bir koparıyor, zedeleyip yaralıyor. Önce bülbülü kovaladı.
Ama gülü boynunu bükmüş, mahzunlaşmıştı. Ertesi sabah gül ile bülbül arasında aynı hadisenin yaşandığındı, gülün daha kötü hırpalandığını gördü.
Bu sefer bülbüle kast etmek istedi. Ama bülbül uçup gitmişti. Bahçıvan güle bakıp bakıp ağladı. Üçüncü gün bülbül yine gelecekti. Ona bir tuzak kurdu, bülbülü yakaladı. Ne çare bülbül tuzağa düşesiye kadar gülün bütün yapraklarını yok etmişti, sevgiliye kıymıştı. Üstelik de girdiği kafesten bahçıvana şöyle diyordu:
-A insafsız adam! Sana ne yaptım ki beni kafese kapattın? Eğer sesimi beğenmediğin için beni hapsettiysen ben zaten senin bağının bülbülü değil miyim? Eğer başka bir suç işlediysem bunu bilmek elbette benim hakkımdır, söyle, neden bu kafesi bana reva gördün?
Bahçıvan olup biteni anlattı, gülünü kopardığı için kendisini cezalandırdığını söyledi. Bu sefer bülbül sesini daha da yükseltti:
-Yani şimdi sen, yalnızca bir iki gün içinde solacak bir gülü telef ettim diye mi bunu bana reva gördün? Bunun için mi beni kafese kapattın? Bu seninki adalet midir?
Bağcı merhamete geldi, bülbülü bıraktı. Özgürlüğüne kavuşan bülbül bahçıvana şöyle dedi:
-Ey iyi kalpli aşık, mademki sen bana hürriyetimi verdin, ben de sana hazine vereyim. Bahçenin falanca yerini kaz.
Bahçıvan orada bir küp altın buldu. Sevindi, yeni gül bahçeleri yapmaya ahd etti. Bu arada bülbülü affetti, her seher şakıyışlarını lezzetle dinlemeye başladı. Ve bir sabah merakını yenemeyip ona sordu:
-Bahçemdeki hazineyi toprak altındayken biliyorsun da gül dalının yanına kurduğum kapanı gözünün önündeyken nasıl bilmedin?
-”Senin kapanın kaza ve kaderin gereğiydi.” diye başladı söze bülbül. “Kadere karşı hikmet gözü kapanır. Kişi ne kadar açıkgöz olursa olsun kazaya karşı kördür.”

Herkes bu öyküden farklı bir anlam çıkarabilir. Benim payıma düşen şu oldu. Sevmek insana yaratıcının bir hediyesidir. Dünyada gönderilme gayemiz ‘iyilik üzere yaşamak’ ise, sevmekte bu yaşama biçiminin insanoğluna hediyesidir. Sevmek konusunda sorun yaşıyorsa öncelikli olarak özümüzdeki iyi ve kalbi yaşama duygularımızı kontrol etmemiz gerekmektedir.

Kişisel hırslarımız, ihtiraslarımız, dünya malına karşı olan doymak bilmek iştahımız sevgiyle aramızda Çin seddi gibi durmaktadır. Hepimiz bir düşünelim, ev araba almak ya da tatile gitmek ya da kişisel ihtiyaçlarımızı temin etmek için gösterdiğimiz çabanın ne kadarını iyilik yapmak için kullanıyoruz.

Eğer vermezsek alamayız, kalbinden vermeyen kalbine bir şey alamaz.

Sevdiğim bir düşünürün bir sözü var, ‘Gönlünüzü verirseniz daha güzel bir gönül kazanırsınız.’ Sevmenin şifresi bence bu. Önce gönüller kazanacağız, gönüller fethedeceğiz. Ağlayan çocukların gözyaşlarını silmeden, üşüyenleri ısıtmadan, açları doyurmadan nasıl kendi açlığımızı doyurabiliriz, nasıl kendi yüreğimizi ısıtabiliriz nasıl kendi gözyaşlarımızı silebiliriz.

Sevmenin bir döngü olduğuna inanıyorum. Her mutluluk, her gülümseme her teşekkür bir ‘sevgi’ olarak bize geri döner. Sevmek bir koyup bin kazanılan piyango gibidir. Bir kere mutluluk verdiniz mi binlerce kere mutluluk alırsınız sevdiklerinizden. Bir kere yardım ettiniz mi binlerce kere yardım görürsünüz sevdiklerinizden.

Sevmeyi becerebilmemizin yolu kalbimizle yaşamayı öğrenmekten geçiyor.

Kalbin naifliği, kalbin misafirperverliği, kalbin hamiyetperverliği bize nasıl sevmemiz gerektiği konusunda her zaman rehber olmaya hazır. Yeter ki biz ona yeteri kadar şans verelim.

Gönülden yaşarsak başka gönüllerde saklı hazineleri biliriz, keşfederiz, onlarla sevgi dolu yaşarız. Yoksa önümüzdeki ‘yaşam meşgalelerinden oluşmuş kafesler’in birinden birine kısılmakla bir ömür tüketiriz sevgili dostlar.

Seçim bizim.

Ben kalbin yolunu seçelim derim.

Adem Özbay / ademozbaya@gmail.com

Başarıkolik Kişilerin 10 Harika Özelliği!

Öyle böyle değil, çok çalışırlar

Evet, acayip çalışkandırlar. Erken kalkarlar, onlardan şikayet sözleri pek işitmezsiniz. Başkalarının iyi performans göstermesini beklemekle birlikte kendileri her zaman olağanüstü bir performans çabasındadırlar. Çok çalışmanın yüksek başarının ilk adımı olduğunu idrak etmişlerdir.

Maksimum merak ve öğrenme isteği duyarlar

Durmadan okur, araştırır, soru sorarlar. En büyük farkları, okuduklarını hayatlarına uygulamaları, onlardan yararlanmayı başarmalarıdır. Kalıcı başarının sırrı ezberlemek değil, okuduklarını analiz etmek, eleştirmek, birleştirmek ve hayata adapte edebilmektir. Başarılı insanlar, her şey hakkında her şeyi bilmek isterler.

Geniş bir çevreleri vardır

Farklı karakterlerde çok sayıda insan tanırlar. Her düzeyden, her yaştan kişiye kulak verirler. Tecrübeleri dinleme ve önemseme huyları vardır. Bir topluluktaki en neşeli insan değillerdir belki; sessiz, sakin takılırlar ama ilişkilere ve insanlara kıymet verirler. Tanıdıklarının kartvizitlerini, iletişim bilgilerini muhafaza eder, belirli aralıklarla onlarla görüşürler.

Kişisel gelişime önem verirler ve asla pes etmezler

Bir gecede sözde başarı kazananlar kısa sürede kibirlerinin kurbanı olup gözden kaybolurken, gerçek başarının peşinde olanlar kişisel gelişimlerine sürekli yatırımlar yaparlar. Liderlik, yöneticilik becerilerini geliştirirler; bunun dışında hayatın her ayrıntısında kendilerini ilerletme çabasındadırlar. Asla “Tamam, ben oldum, artık zirvedeyim” demezler. Bir konuda başarısızlığa uğradıklarında bundan olumlu bir ders çıkarıp bir dahaki sefer için daha iyi bir hazırlık yaparlar. Kusurlarını tolere etmek yerine onları düzeltmeyi hedeflerler.

Olağanüstü biçimde Yaratıcıdırlar

“Elimden ne gelir ki?” yerine “Neden olmasın?” derler. Yeni fırsatları ve olanakları görürler; diğerleri ise problemlerde ve sınırlarda takılıp kalır. Gecenin bir vakti “Buldum!” diye uyanabilirler. Tavsiye alırlar, uzmanlara da amatörlere de danışırlar, risk alırlar, daha iyi, daha hızlı ve daha etkili çözümlerin peşindedirler.

Özgüvenleri yüksektir ve sorumluluk alırlar

Ayıplanma ve “başkaları ne der” korkusundan uzaktırlar. Şikâyetle zaman kaybetmezler. Karar verir ve vakit kaybetmeden uygularlar. İnisiyatif alırlar ve başarının gerektirdiği sorumluluğu seve seve kabullenirler.

Rahattırlar ve bakış açılarını korurlar

Stres ve kaos anlarında dahi kontrolü kaybetmez, dengeyi korurlar. Zamanlama, mizah ve sabrın kıymetini bilirler. Onları kolay kolay panik halinde görmezsiniz. Acele ve el yordamıyla karar vermezler. Kriz anlarında basireti elden bırakmaz, derin nefes alır, doğru soruları sorar ve aklıselim ile makul kararlar verirler.

Şimdiki anda yaşarlar

Şimdi’nin kontrol edebilecekleri tek zaman dilimi olduğunu bilirler. İnsanların gözlerinin içine bakma, söyleneni can kulağıyla dinleme, hoş bir müzikten ya da yemekten keyif alma, bir çocukla güzel vakit geçirme gibi küçük ama önemli konularda “Allah vergisi” bir yeteneğe sahiptirler. Telaşa kapılmaz, kısa sürede çok iş yaparlar. Her günü en verimli şekilde sonuna kadar kullanırlar. Zamanı harcamaz, nakış gibi işlerler.

Ufka bakıp geleceği öngörürler

Trendleri takip eder, değişimleri fark eder, diğerlerinin göremediği nüansları yakalarlar. Nike giyen bir basketbolcu önemsizdir, bunu giyen komşu çocuğu kayda değerdir, fakat Nike isteyen çocuğunuzsa şayet, bu bir yatırım fırsatıdır. Başarılı insanlar en kısa sürede bu fırsatı değerlendirmenin bir yolunu bulurlar. Şimdiki zamanda yaşarlar ama bir gözleri daima geleceğe kilitlenmiştir.

Hemen müdahale ederler

Yolunda gitmeyen bir şeyler gördüklerinde anında durumu kontrol altına alıp müdahale ederler. Bir fırsat yakaladıklarında hemen harekete geçer, ilgili birimleri haberdar ederler. Önem verdikleri bir ilişki soğumaya başladıysa, onu canlandırmak için uygun adımları atarlar. Yeni bir teknoloji, yeni bir rakip ya da yeni bir ekonomik gelişme bambaşka bir uyum süreci gerektiriyorsa, en hızlı ve akıllıca adaptasyonu gerçekleştirirler.

Philip E. Humbert / Çeviri: www.gencgelisim.com